sen de gel.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Ağladım, boyam aktı her gün sana yenilişte.


Zaman cidden ne kadar çok şeyi değiştirebiliyormuş. Özellikle insanın kendi ile olan ilişkilerinde. Düşünceler,bi daha asla denen şeyler şimdi dönüp de bakınca ne kadar saçma,ne kadar anlık gelebiliyor oysa. Birine kızdığımızda,birini çok çok sevdiğimizde ama ne şekilde olursa olsun karşıdan beklentimiz olmadığı zaman içimizdeki o tüm umutları,istekleri tersine döndürebiliyoruz ya. Hani nefret ediyorum artık ondan,bi daha konuşmam onlarla,aman uzak dursun,dursunlar ben mutluyum diyoruz ya.
Yalan.
İnsan bencil varlık.

Zaman da hiçbir şeyi geçirmez. Sadece alışmayı kolaylaştırır. Onlarca şey yaşadığınız bir insanı, tek bir tartışmanın anlaşmazlığın sonucuyla nasıl bu kadar kolay silebiliriz ki? Zamanında en kötü anımızda kollarında derman aradığımız insan şimdi nasıl en kötü zamanların sebebi olabilir. Oluyor. Hayat böyle çünkü. Düzelmez,düzeltemezsiniz geçmişi. Silinip baştan yazılabilen bir şey değil çünkü bu. Ve bi yazı nasıl başladıysa öyle gider işte...

Ama herkesin bir dönüm noktası oluyor. Hani sığınılan liman mantığı var ya. Belki yepyeni birisi belki sizin için hep yeni kalan birisi. Bir dost,bir sevgili. Ne olursa olsun yanınızda olan ve bunu isteyerek yapan. İşte onlar olmasa bu sıkıcı hayat hikayesi okunmaz olurdu. Çünkü her hikayenin kötü bölümleri vardır. Önemli olan o kısmı atlamayı sağlayan karakterlerin olması. Sayfayı çevirme isteği uyandıran.

Ve ben o bi elin parmağını geçmeyecek bi kaç insana burdan teşekkür ediyorum.
Kendi hikayemi bana tekrar sevdirebildikleri için. (:

26 Eylül 2010 Pazar

Lost in a Feeling.



Kötüyüm.

Neden kendimi bazen bu kadar yetersiz hissediyorum, hayat konusunda? Yaptığım hiçbir şey beni mutlu etmiyor hep bi eksiklik var içimde. İnsanlara yeterince ilgi,sevgi gösteremediğime inanıyorum. Tersini iddia ederlerse de susmam için beni geçiştiriyorlar sanıyorum. Bilmiyorum.

Anlık sinir bozukluklarımla saçma sapan kararlar verip pat diye söylememden de nefret ediyorum. Karşıdakini kırarak, düşünmeden. Oysa ki amacım asla bu olmuyor, o an bile sadece karşı taraf bensiz daha mutlu olucakmış gibi hissediyorum ve söylüyorum.

Bugün yaptım bunu. Ara vermek istedim. Nedir ki ara. Yanlıştı,istemiyordum. Hemen hemen herkes gitsin,sen kal. Gitme cidden gitme. En boktan anımda bile yanımda olmaya çalışan çok çok az insandan birisin ve yanımda olmasını istediğim. Özür dilerim... Kırdığım için özür dilerim seni. İstediğim bu değildi olamaz da zaten böyle hissederken. Seni, "biz"i böyle severken...

Nereye ait olduğumu, ne yapmam gerektiğini ve nasıl bi insan olmam gerektiğini şaşırdım sadece son günlerde. Sorumluluklarımı sallamadan yaşamaktan sıkıldım. Ailemi hiçe saymaktan. Sorunlarımdan ve bu sorunlardan kaçmaktan sıkıldım. Ve bi sorumluluğumu daha, seni,  hiçe sayarsam belki daha rahat olur dedim. Korktum. Seni bu kadar sevdiğim için korktum.

Affet.


22 Eylül 2010 Çarşamba

Bir Porsiyon Kağıt Lütfen.

Hohayt. Okulun üçüncü günü üçüncü bi kabustan farksızdı. Evet. Sağıma dönüyorum benden büyük test kitapları, soluma dönüyorum daha fazla test kitabı. Bunca öss genci arasında güzel sanatlara hazırlanan biri olan ben, derste çıkartıp resim yapamadığımdan mal mal oturuyorum tabi.
Önceden olsa hoaa boş ders diye coşturan zamene gençlerinden oluşan sınıfım şimdi tenefüslerde bile silgi tozu yiyor. İnsanlar hırslı, naparsın.

 - not: 
sıra arkadaşımın bildiğin kağıt yediğini farkettim. hatta özel zevkleri falan var, saman kağıdı daha lezzetliymiş.



Boynum tutuldu. Sonra sırtım falan da tutuldu. Robokop gibiyim, böyle bişey vardı di mi? Neyse.
Dün geceden beri canım yanıyor, kafamı zor çeviriyorum o derece. Aldığım kas gevşeticiler elimi kolumu zor kaldırmama sebep oldu, orda bi değişiklik yok ama



Bundan önceki yazımdaki, çubuk kraker yerken tırnaklarının kırılcağını düşünen kızlar bugün yağmur yağdığı için ağlama moduna girdiler.

"fönleri bozulcakmış!!"

Bu nesil nereye gidiyor diyorum.
Yağmuru da sevdiğimi ekliyorum.

Son olarak da sevgilimi çok özlüyorum.
Hadi öptüm.

 yerim bunu da:

20 Eylül 2010 Pazartesi

Hemcinslerden Korkmak Lazım.

Sevdiğim insanların benimle ilgili şeyleri,tanımlamaları başkalarına hoşuma gitmeyecek şekilde yapmalarından nefret ettiğimi bugün bi kez daha farkettim. Sizin aranızda özeldir, esprisi vardır ikili konuşurken kırmaz. Ya da çok samimi bi ortamdasınızdır, o zaman da bozulmazsınız. Ama sevmediğiniz bir ortamda başkalarıylayken, sizin haberiniz bile olmadan o espriyi anlamayacak insanlara, anlatılması. Cidden hoş değil.

Kıskanmak, sahiplenmek ve bencillik bi ilişkide aslında bence birbirine fazlasıyla yakın ve olması gereken şeyler. Seviyosan sahiplenirsin, sahiplenip benim "o" diyosan başkalarından kıskanırsın ve onun başkalarıyla değil seninle olan mutluluğunu istersin. Abartabilirsin arada, olur. İnsanın kendi duygularının seviyesini ve gücünü kontrol edemeyip, yanlış yansıttığı zamanlar çok olur. Önemli olan karşı tarafın kendisine verilen değeri anlayıp bu davranışlarınızı ona yorabilmesi, düşünüp. Sizi yargılamadan önce.

Bi de mesela,bak mesela diyorum, ortada kız-lar vardır, sizden farklı bi ortamdadır. Kız-lar onu tatlı bulur, o onlara şirinlik tarzı şeyler yapmıştır çünkü, gidip yanlarına falan oturmuştur. Sizin haberiniz yoktur. Sevgilisi sorulduğunda saçma sapan şeyler söyler, gerçekte sizinleyken hissettiği şeyleri söylemesini beklerken. Pat diye dedikleri yüzünüze vurulunca başkaları tarafından, işin tadı da kaçar. O kız-lar sinir bozucu ve ötesi gelir gözünüze, sevgilinizin de gözünü patlatmak istersiniz. Çünkü sizin yanınızda farklı başkalarının yanında farklı olunca, güveniniz gider bu ilişkiye.


bu böyle.

Okulu da bi gıdım özlememişim, lanet olsun ki.
Nefret ediyorum.
Kendini bi bok sanan insanların millete kendilerini yüksek sesle kabul ettirmeye çalışmalarından
ve
ilk günden 4 dakika yüzünden yok yazılmaktan da nefret ediyorum.

-Kısacası bugün mutsuzum.


Ayrıca:

çubuk kraker yerken bile tırnakları kırılmasın diye özen gösteren ESKİ arkadaşlarım var.

19 Eylül 2010 Pazar

" and I can't let go of your hand. "


Yarın okul var laylaylom havasında değilim malesef. Gerilmiş durumdayım. Stres yaptım. İstemiyorum. Ciddi anlamda, hayır, istemiyorum. Düşündükçe midemdeki hareketlenme ve yüzümdeki asılmayı durduramıyorum. Neden istemediğim de öyle öğretmenlermiş derslermiş yok son seneymiş falan değil.
Bi milyon tane görmek istemediğim gereksiz insan. Sinir bozucu. Kendini bir şey sanan.
Zamanında arkadaşım dediğim
Şimdi bana bir yabancıdan farkı kalmamış olan insanlar.
Neyse ki son sene falan, kimsenin kimseyle uğraşcak hali olmaz ortam iyice gerilmez diye umuyorum.

Ama işin asıl kötü tarafı ne biliyor musunuz? Sanki çocuğunu 1. sınıfa başlatan bir anne gibi hissediyorum. Ellerimle onu okula teslim ediyorum, sonra evdeki gibi uslu ve mutlu bi çocuk olmasını umarak arkamı dönüp kendi işime gidiyorum.
-evet sevgilim-
3 ay öncesinde de okula gidiyorduk aynı zamanlarda, farklı okullar. Sorun olmuyordu o zamanlar. Ama şimdi hemen hemen her günümü seninle geçirdikten sonra, seni bu kadar az görmeye nasıl alışacağım, bilemiyorum. Seni o okulundaki "dişilerin" arasında nasıl gönül rahatlığı ile bırakmışım geçen yıl. Nasıl kolay atlatmışız, varlıklarını görmezden gelebilmişim.
Şimdi bir de stresliyim senin için.
Ya bişey olur da, ilginç gelir,ilgini çekerler, sen de evdeki uslu ve benimle mutlu olan çocuk olmazsın artık, diye?
Hayır hayır, sana değil güvensizliğim.
Onlara.

Ve ben bırakıp gidemeyen anne olmak istiyorum, okulun kapısında bekleyip her tenefüs sarılıp öpen yanına gelip.

Çünkü korkuyorum.
İnsanların yaz tatilinden korkması, ayrı kalcak olmalarından normaldir genelde.
Ben şimdi korkuyorum, bu yoğun yılda.
Bir şeylerin değişmesinden çok korkuyorum .



18 Eylül 2010 Cumartesi

kısırımız da vardı.



Çok güzel geçtiğini düşündüğüm piknik benzeri olaydan sonra eve gelip her yerimin ağrıdığını farketmem bile keyfimi kaçıramıyor bugün. Çünkü ben bugün;
çok aşık
hissediyorum.

Neden bilmiyorum. Aşık ama yorgunum sadece.
Ve sadece seninleyken iyi hissedebiliyorum.
Ayrıca çok güzel yaprak sarması yapıyorum, ukalayım. Aferin bana.

6 tane sivrisinek ısırığı sahibi oldum dün gece.
Kolumda takım yıldızı gibiler beş'i.
Alnımın ortasında da küçük bir insan çıkıyor gibi resmen.
Zavallı sinek tam yanağımı sokmak üzereyken kendime süper şiddetli bi tokat geçirdim
ve
öldü.

Son olarak bir blogda görüp,yapılan alıntılara ölüp bittiğim ve okumak için o zamandan beri kıçımı yırttığım kitabı bana bulup getirdiğin için tekrar teşekkür ederim sevgilim.

It gets stuck in your head, bu yerdeki "stuck" kelimesini vurgulamasını yerim. 
Al sen de ye;

17 Eylül 2010 Cuma

A Walk to Remember*

"Aşk, yürekten ve sabırlı sevmeye benzer.
 Kıskançlık onu yaşatmaz.
 Ne kendisini özetler; ne bir kibir taşır.
 Bencillik ya da kaba bir sözle anlatılamaz.
 Aşk,
ne yaşanılanlardan bir alınmadır ne de alıntı bir kırılma.
 Sahte sözlerle degil, sadece gerçeklerle anılır.
 Aşk, her zaman affetmeye, güvenmeye ve umut etmeye hazırdır.
 Her ne olursa olsun buna katlanmak demektir."


duygusal bir şey arayanlar izlesin, ne diyim ki...

 ensevdiğimsahne.
...huzur.


16 Eylül 2010 Perşembe

Menapozlu Kadınlar Gibiyim Azizim.

Kol kaslarım resmen kas'ılı kalmış durumda. Lanet olası. Çok ağrıyorlar.

Ama asıl mevzu bu değil tabi ki. 3 gün sonra okulum açılıyor. Evet her sabahın 7'sinde o iğrenç yere gitmek için kıçımı sürüye sürüye sıcacık yatağımdan kaldırıp, her gün aynı tip kıyafetlerle 1 yıllık süper-sıkışık-über-karışık tempoma başlayacağım.

Ki okul ortamı ve okuldaki insanlarla karşılıklı nefret ediştiğimiz düşünülürse, cidden son 3 günümün kalmış olması hiç iç açıcı değil. Onun yanında haftanın 5 günü akşamın 9una kadar atölyede sürtmek de cazip gelmeyecek bana bi süre sonra. Hoş daha başlamadı, sevicek miyim yeni yeri bilmiyorum bile.

Sadece düşündükçe geriliyorum, stres oluyorum. Midem ters etkilişimler yaratıp bende bildiğin kusma isteği yaratıyor.Etkileşim diyince aklıma kimya geliyor. Kimya diyince fizik biyoloji devam ediyor böyle. Öf lan. ÖF.

Ayrıca;
sevgilimle annemin aynı ortamda olması açıkcası çok stres yaratsada hoşuma gitti.
Garipsesem bile yani, 
güzeldi.

Terzide pantolonu giyerken popo üstü düştüğümden dolayı, çok sevimli bir morluk da edinmiş bulunuyorum.
Hadi bakalım .

Not: 
Aynı eve çıktığımız zaman;
yastığın ile gecenin bir körü tek kişilik yatağıma gelip, götünle beni sıkıştırarak yanımda yatacağın öncesinde de tencerenin altını yakacağımız o ayların gelmesini ben de sabırsızlıkla bekliyorum matmazelim.


dilime dolandı bugün:

Freezing - Mozella

15 Eylül 2010 Çarşamba

Mim 1- Her Prensesin Bir Kötü Anı Olmuştur.

Girl With The Red Balloon tarafından mimlenmiş bulunuyorum. 
Ki bu mim adeta bir baskın etkisi yaratıcak çocukluğuma, 
hadi bakalım.

Anaokulunun son günüydü. Tabi her okulda olduğu gibi bizde de bir şenlik havası, aman da aman bizim bücürük büyümüş de gösteri yapcakmışta. Hatta abartıp bir de başrol olmuş, hanimiş benim prensesim durumları vardı. Video kameramız babamda annemin çantası full bir çocuğa yapılabilitesi olan makyaj malzemeleri dolu. Bende de tabi öyle bi havalar falan, evet bakın bana bakın az sonra prenses olcam modunda bacak kadar boyumla geziniyorum.

Herkesin makyajlar yapıldı kostümler giyildi. Ortalık hayvan kılıklı boyalı suratlı çocuklarla dolu. Bağırış çağırış arasında bir de bakmışım ki tacım kayıp. Evet o en değerli şey, pembe tüylü tacım kayıp! Ben ağlaya zırlara "ÖRTMENİİİİİİİİİMMM!" diye salya sümük kadının eteğinin altına kafamı sokmak sureti ile bacaklarına dolanmışken bir de ne göreyim! Cadı diye nitelendirebileceğiniz Eda isimli kız benim tacımı almış takmış kıçını sallaya sallaya geziyor. Tabi o zamanlar bendeki çirkeflik bu kadar değil, gayet uslu bir şekilde öğretmene söyleyip olayı kapatma niyetindeyim diceğimi sanıyorsanız,yanıldınız. Kızın üstüne koşuşturuşumu hatırlarım. Bildiğin üstüne "uçtum".

Eh kavga gürültü saç çekmeler cart curt derken, oyun başlıyor lafı ayırdı bizi bir tek. Onun tek rolü çiçek olmaktı. İlk sahne benimdi. Tülden yapılmış eteğim, ve ele geçirdiğim tacımla saçım başım düzelmiş tam sahneye adım atmaktaydım ki -perde falan açılmış millet bize bakıyor- Eda arkamdan koştur koştur gelip eteğime bastı. Ve o an
-CART.

Tülden oluşan kıyafet popomu bildiğiniz Barbie'li külotum ortaya çıkıcak şekilde açıkta bırakmak sureti ile yırtıldı.
Bense oyuna devam ettim.
Onu ise oynatmadılar, evet .


14 Eylül 2010 Salı

but I still love.


Şimdi ayrılıp da  B A R I Ş M A Y A N  sevgililere çok özendiğimi farkettim. Bi insanı hayatlarından çıkarma kararı aldıktan sonra, caymıyorlar çünkü. Mesela ben öyle değilim. 5 dk sonra üzülüp, yüzümü buruşturuyorum. Süper ergen depresif şarkılarımı açıyorum. Gidiyorum kendimi çikolataya veriyorum. Ha ayrılmak isteyen de ben oluyorum, o ayrı.

Sanırım neden bitirmek istediğimizle alakalı bu da. Hep derler ya böyle, "karşılıklı güven arıyorum bir ilişkide" diye. Yalan. Karşılıklı güven, birini sevdiğiniz sürece aslında çok zor. Güveniyoruz diye kandırırız kendimizi ama bir dişi sinek bile görsek noluyor lan diye atara geldiğimiz her kadının olmuştur diye düşünüyorum. Çünkü biz, sevgilimize değil, çevreye güvenmiyoruz. Çünkü biz, sevgilimiz konusunda benciliz. Çünkü biz;
seviyoruz işte.

Ama onlar başkaları yüzünden atar yaptıklarında, kaldıramıyoruz.
Bencilliklerini çekemiyoruz.
Çünkü onlar "erkek".
Erkek işte.
Bu da bahanemiz.

Bi de ne kadar terslerseniz tersleyin, "özür" mü diliyor. "Seni seviyorum" mu diyor, uzun zamandır demediği kadar. Ki aslında kavga sebebi de sizin yaptığınız bir şeyken, adamın suçu yokken, sadece küçük bi problem büyüdüğünden bu hallere gelmişseniz.
İşte o zaman ben cidden, dayanamıyorum.

Mantıkla duygular bu kadar mı ayrı çalışır?
Oluyormuş...

11 Eylül 2010 Cumartesi

when I'm with you, I have magic.



Bir insanı ne yaparsa yapsın bazen ne kadar sinir ederse etsin sizi,
gün be gün nasıl daha fazla sevebilirsiniz?

kollarının arasında yatarken, sessizlikte
           sadece nefes alıp verişi
nasıl huzur verebilir size?

Bu soruyu bugün kendime belki milyon kere sordum. Neden dedim? Neden bu kadar iyisin, nasıl seviyorum seni böyle. Ben.. Ben ki insanlara alışmaktan öteye geçemeyen bir insanım. Kaybedince değer anlayan. O değer de alışkanlıktan kaynaklanan işte. Nasıl oldu da sen, yanındayken birisini sevmeyi öğretebildin böyle bana.
Neden dayanamıyorum tek bir bozuk cümlene, asık suratına. Benimle ilgili olmasa bile... Herhangi bir şey, moralini bozan. Yüzünü ellerimin arasına alıp bir sürü kez, sen  "yeter be kadındiyene kadar öpüp güldürmek istiyorum seni .

Benim olduğum kadar,
sen de benimle mutlu ol istiyorum...


-evet şu an günün etkisi ve şarkılar birleşince, böyle duygusala bağladım, yazdım. ne var yani.-

Oh, I'll settle down with some old story.

Geçmiş geçmişte kalmışsa nasıl oluyor da acıları hala hissedilebiliyor?

Hani geçmiş'ti...

Olmuyor işte bazen, içinde bulunduğun,tüm canlılığı ile yaşadığın o zamanları silip atmak kolay olmuyor. O insanları. Onlar seni bir çırpıda, iki kelimeyle silip atmış olsalar ve bir kez bile içleri acıyıp da geriye dönüp bakmasalar bile. Neden aklıma geldikçe özlüyorum zamanında "yakın" arkadaş dediğim bu insanları? Neden gecenin 3üne doğru bilgisayarın uç köşelerinde bulunan
-1 yıl öncesine ait
bir fotoğraf saatimin ibrelerini film şeridi gibi geri sarıp 
o anı beynimde tekrar oynatıyor?

Çok mu hoşuna gidiyor
tekrar
ve 
tekrar
benim suçum neydi diye kendime sorup
sonra da sinirden ağlamamam?

Sinirim neye bilmiyorum. Olanlara mı ,hala onları özleyebilmeme mi.
Bilmiyorum . . .


dinle bakalım : 


10 Eylül 2010 Cuma

boşsunuz.

an itibari ile facebook'u kapatmış bulunuyorum.

çok sinirliyim, uzun zamandır olmadığı kadar. insanlara anlam veremiyorum çünkü. nasıl bir zihniyet saçma sapan yollardan sizin en özel şeylerinizi öğrenmeye çalışır hiç anlamıyorum. güvendiğiniz bir insanın yerine konuşup, sizin en özelinizi sizden alabilir.

tamam burda bende de hata var. ama amacım sadece yardım etmekti. kız kıza bir sohbetti sadece bu. nerden bilebilirdim ki.

çok mu eğlendi acaba karşıdaki insan her kimse öyle saçma sapan sorular sorup acaba?

millet zaten tanımadan bilmeden insanlara bence Ç E K E M E D İ K L E R İ N D E N  kaşar  tarzı kelimeleri yapıştırmaya çok meyilliler bir de üstüne kendileri ürettikçe üretip uydururlar. ciddi anlamda ellerine ne geçiyor bilmiyorum. herkesin kendi özel hayatı diye bir şey olduklarını farketseler keşke. ve boş konuşmaktansa ortaya siktirip gitseler.

9 Eylül 2010 Perşembe

hödübödü.


O pembeli dondurma benim.
Dondurmamın bile bir seksapelitesi var.
Neden bile dedim bilmiyorum.
Yandaki şahsiyet Aylak Matmazel.
O dondurmayı yemek ona nasip olmadı.

Bugün güzel bir gün.
sevgilim şu an Ankara'ya döndü.
Mutluyuz.

Yüzük aldım.
Bu nedenle de mutluyum.

Ama başım ağrıyor.
O yüzden şimdilik susuyorum.

şurama kadar geldi denen yeri parmağımla işaret edebilsem keşke.



boktan boktan sebeplerden atılan çocukça sevgili triplerinden;
s ı k ı l d ı m.

bana yapma dediği şeyleri yapmasından
sonra kendisini haklı bulmasından
bir de üstüne peki. iyi geceler. demesinden.
sıkıldım.

lanet olsun.

herkesin bir sabrı var ama.

sevgi"de"bir"yere"kadar"bazen.


dinle: 

haydi bir düzenleme yapasım geldi:

bir sinir bir stresle yazsamda bunları bu sabah kalktığımda ve "ya sen olmasan ne yaparım" diye düşündüğümde hala sensiz olmaya hazır olmadığımı farkediyorum. kavgalar ilişkilerin cidden tuzu biberi sanırım, kırılıp üzülsek bile beraber toparlanabilmekte bitiyor iş. nolursa olsun, seni seviyorum işte.  
Dengesiz miyim, evet. (:

8 Eylül 2010 Çarşamba

Nerede O Eski Bayramlar

Şimdi çoğu insan gibi yarın bayram laylaylom havasına girmeyi çok isterdim. Gerçekten. Ama nedense bana bu yılki bayram, sıradan bir günden farklı gelmiyor. Çocukluğumuzda alışmışız tabi akrabalar olsun bildiğin bilmediğin, yaşlıların elini öp falan ki sana sınırsız şekerleme çikolata üstüne üç beş de harçlık versinler.

  • Artık büyüdün sen mantığıyla çoğu kişiden doğumgünü hediyesi bile alamazken, harçlık beklemek olmaz yani.
Ama asıl olay sanırım bayram kavramı içerisinde görmeyi sevdiğim tek insan olan anneannemi kaybedeli çok olması, o yüzden şimdilik bu konuyu kapatıyorum.
-seni çok özledim pamuk.

O değil de şimdi malum 1 haftaya neredeyse okullar açılıyor. KABUS GİBİ. Gittim bir sürü şey aldım bugün o yüzden bende. O kadar parayı sadece okulda giyceğim şeylere vermek hiç hoşuma gitmiyor gerçi. 1 yıl sonra orada bile giymeyecekken hele.
Neyse geldim onları yerleştiriyorum falan derken tüm dolabı tepeleme boşalttım gaza gelip, ayıklıyım içlerindekileri falan diye.

Farkettiğim tek şey 12 yıllık eğitim hayatım boyunca ciddi bir külotlu çorap koleksiyonum olmuş.

Saygılar.

6 Eylül 2010 Pazartesi

Bizim Suçumuz Ne?

Evet bir dizi hakkında ancak bu kadar geyik olabilirdik.

Aylak Matmazel
Persephone

-baban odana külahta dondurma getirmiyorsa fatmagülün suçu ne?
-sırtını kaşıyan bir çift el yoksa fatmagülün suçu ne?
-tuvalet kağıdı bitmişse fatmagülün suçu ne?
-pilavın dibi tutmuşsa fatmagülün suçu ne?
-uyurken salyan akmışsa fatmagülün suçu ne?
-ağzım açıkken sinek kaçmışsa fatmagülün suçu ne?
-bir kış günü belediye otobüsünde biri pırt yaptıysa fatmagülün suçu ne?
-hapşırırken ağzını kapatmayıp öndeki adamın kelini balgama bulamışsa fatmagülün suçu ne?
-iğrençsen fatmagülün suçu ne?




malesef sonuncudan sonra aylak resti çekti.
  • peki ben böyleysem fatmagülün suçu ne, sorarım.

"come with me and we'll make many storms."

Keşke her şey bir kedinin saatlerce aynı yerde oturup, bıkmadan yalanabilmesi kadar kolay ve sıradan olsaydı.

Ortada hiç bir olay, kavga veya ne bileyim kötü bir durum yokken bile ilişkilerde elin kolun bağlanabiliyor bazen. Saçma sapan en ufak bir sessizlik bile, acaba nerde yanlış bişey yaptım ya da noldu konuşmak mı istemiyor şeklindeki paranoyakça ve en kötüsü de umutsuzca bir sürü soru getirebiliyor akla.

Tüm gün boyunca arada esen anlamsız ama soğuk rüzgarlar, kısa kısa cevaplar, harf yiyerek yazılan mesajlar.

Tamam belki bunlar size, normal geliyor. Ama bu sanırım bi insanı tanımakla ilgili. "benim" dediğimiz bir insanı, öyle bi sahiplenmiş öyle bi benimsemiş oluyoruz ki. En sevdiğimiz oyuncak bebeğin gözü çıkmış da düşüp kaybolmuş gibi oluyor, değişik bir tavır sergilediğinde. O bebek artık sizin bebeğiniz olmuyor, sorun teşkil etmeye başlıyor aksine.

Sonra korkutuyor. Eskiden o gözün durduğu yerdeki kara delik sizi korkutuyor. Hastalıklı gibi.


Hastalıklı ilişkiler böyle işte.
En yakınken en uzak olmak gibi.
En çok güven duyduğun kollardan,korkmak gibi. . .


aşk denilen virüsümsü boktan yaratık sizi hasta etmeye başlamışsa daha fazla sarmadan ondan kaçıp kurtulmayı istemek gibi.
Fakat;
yine de sevmeye devam edip, daha da devam etmeyi istemek gibi.

dinle:


5 Eylül 2010 Pazar

Evimi Değil de Kedimi Özlemişim Bi.

Boynum çok fena tutulmuş durumda ahali. Ciddiyim, uzun zamandır bu kadar kötü olmamıştı. Kendimi robot gibi hissediyorum dicem ama bu dönemde Transformers kelimesi daha uygun kaçar, eski kafalı olmayalım. Öhöm.

6 saat sürek İstanbul-Ankara yolundan yeni gelmiş bulunuyorum, havanın kapalı kasvetli olması ne kadar hoşuma gitse de tek başına yolculukta hele ki baş ağrısıyla hiç çekilmiyormuş. Yolda uyuyabilen bi insan olsam, hadi bi derece yine.

Facebook'umda gördüğüm Victoria's Secret ile ilgili yeni bir videoyu paylaşan arkadaşlarım var. Bu kötü bir şey demiyorum tabiki, ama onu paylaştıktan 5 dakika bile olmadan gidip, kendilerini küçük sosyetik cicişler zannederek ota boka, önceden adlarını en fazla 1 kez duydukları her ne bulurlarsa modayla ilgili sayfalara,gruplara da üye olmuşlar. Komik geldi açıkcası.

Sevgilimin çocukça tripleri canımı sıkıyor. Ama yine de onu özledim.

Son olarak "Dardanel ton-wich" denediniz mi? Şahsen ben bayılıyorum. Özellikle- ton balıklı+çavdarlı.

Gidin alın,eğer siz de benim gibi eve gelip acil yemek hazırlamaya üşenenlerdenseniz.

Ha ha , bir de. Aklıma geldi. 
İstanbullu insanlara sesleniyorum, eğer gitmediyseniz şahsen sabah kahvaltıya bir yere gittim. Antikköy diye.
Ortam, yiyecekler falan çok güzeldi. Açık büfe,göl manzarası falan.
Tavsiye ediyorum. 
Fiyatı da uygun gayet.


3 Eylül 2010 Cuma

Bazen Benim Canım Senden Çok Yanar.

İnsanlar bazen beni keşke hayal kırıklığına uğratsa falan diyorum. Bi kez bile olsa
"hiç kimse iyi değil"
cümlemi, birisi yarıda kesse ve beni haksız çıkarsa. Ama yok. Tanısam da tanımasam da bazı insanlara uyuz ötesi olmaktayım şu sıralar. Bunun sebebi de en yakınımın zarar görüyor olması.
Normalde buraya kadar bile sabredebilmesine şaşmama rağmen hala böyle kalabildiğin için ve ben bu döneminde yanında olamadığım için lanet ediyorum. Hem aramızdaki mesafelere hem de o adama.

Tek bir göz yaşına bile kıyamayan ben, binlerce gözyaşı döktüğünü tahmin ettiğim sen...


Ne için peki?
Küçüklüğümüzden beri bize denilen, "erkeklere güven olmaz" cümlesini iyi bir darbe şeklinde yiyip, midemize oturttuğumuz için.
-sonrasında bir şişe soda yuvarlayıp,sindirilebilen bir şey değil sonuçta bu.
Seni bilmem ama ben çok sinirliyim hayat, ben o adama çok sinirliyim.


Keşke yanında olabilseydim...

1 Eylül 2010 Çarşamba

Evlilik Bir Oyun Değildir Gençler.

Şu an kucağımda laptopla TV karşısnda zap eder iken, denk geldiğim :
-Türkiyenin utancı-
" Evcilik Oyunu" hakkında içimden geçenleri şu an konuşcak kimsem olmadığı için burda paylaşmak istiyorum.
Açıkcası başından beri yarışmanın mantığını anlayamamış bulunuyorum. Hoş burda bir mantık aramak ne kadar doğru orası da ayrı.
  •  İlk olarak aranızda bilgisi olan varsa lütfen ama lütfen aydınlatın beni.
O insanlar gerçekten aynı evde mi yaşıyorlar sabah akşam böyle, BBG cart curt tarzı. Yoksa sadece çekim zamanları mı evli gibi yapıyorlar. Eğer her şey fake ise, neden evlendik, karıcım, kocacım tarzı lafları ağızlarından düşürmüyorlar.
Bu kadar mı evde kaldınız??

Ayrıca hangi adam karısına "elektrik faturam,doğalgazım,pet şişem" der ki.
İşte bu adam diyormuş arkadaş :



Ayrıca;
Hala bitmek bilmeyen "Yaprak Dökümü"nü
ve
lanet olası
"118 80"
reklamlarını kınıyorum.
Related Posts with Thumbnails